Uluslararası İlişkilerde Klasik Realizm ve Güvenlik İkilemi

Edward Hallett Carr
Klasik Realizm

İkinci Dünya Savaşı öncesinde idealist düşünürler hızla ilgi kaybına uğradılar. Bu düşünürlere en büyük karşıt görüş 1936 yılında İngiliz diplomatik servisinden ayrılarak Aberstwyth’de kurulan ilk uluslararası ilişkiler bölümünün başına gelen Edward Hallett Carr’dan geldi. Carr’ın bölümdeki ilk işi Milletler Cemiyeti’ne ve onun işleyişine odaklanmış olan ders programında geniş bir değişiklik yaparak, tarih ve güç ilişkilerini programın odağı haline getirmek oldu. Böylece odağı idealizm den realizme çevrilmesinde hayli önemliydi.

Fakat Carr idealizme asıl darbeyi 1939 yılında yayımladığı “Yirmi Yılın Krizi, 1919-1939: Uluslararası İlişkiler Çalışmasına Bir Giriş” başlıklı çalışması ile vurdu.

Carr’ın uluslararası ilişkilerin ilgisini idealizmden realizme döndürdüğü tarihte Hans Morgenthau 1948 yılında yazmış olduğu Uluslararası Siyaset: Güç ve Barış Mücadelesi başlıklı realist teoriyi bir bütün olarak geliştirdi. Bu kitabın ilk bölümünde Morgenthau, realizmin altı temel ilkesinden bahseder.

Bu Prensiplerden İlkine Göre;

“Kökleri insan doğasında bulunan objektif yasalardan” bahsedilebilir. Bu sebeple siyaset tesadüflerin bir sonucu değil, insan doğasından gelen bazı yasaların sonucudur.

İkinci İlkeye Göre;

“Devlet adamı güç olarak tanımlanabilecek ulusal çıkar temelinde düşünür, hareket eder ve tarih de bunu kanıtlayan çok sayıda örnekle doludur”. Yani, devlet adamı, karak vericinin mevcutlar arasında en rasyonel olanı seçmesinin temel nedeni onun davranışlarının “güç olarak tanımlanan ulusal çıkar” tarafından belirlenmesidir. İlk iki ilke bir arada düşünüldüğünde kolaylıkla şu sonuca varılabilir: Uluslararası ilişkiler disiplini, objektif olarak bilinebilen yasaları keşfedebildiği için bir bilim olarak devam edebilir.

Üçüncü Olarak;

Güç ve çıkar evrensel gerçekliklerdir ve bunlar zaman, mekan, konum ya da duruma göre değişiklik göstermezler. Bunun en önemli nedeni insan doğasıdır ve tüm insanlardaki temel güdü “sonsuz güç arzusudur”. İnsan doğasının bencil ve güç peşinde olmasını nedeniyle Morgenthau, devletler arasındaki çıkarların uyumlaştırılması, uluslararası örgütler tarafından sağlanacak bir kolektif güvenlik ve ahlaki ilkelerin temel kurala dönüşmesi gibi uygulamaların imkansız olduğunu düşünür. Bu da dördüncü ilkeyle ilişkilidir.

Dördüncü İlkeye Göre;

Evrensel ahlaki ilkeler devletlerin davranışlarını belirlemezler. Devletler ahlaki ilkeler yerine kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden aktörlerdir. Bu sebeple ahlaki ilkeler ancak devletlerin çıkarlarını geçekleştirmek için birer araç olabilirler.

Beşinci İlkeye Göre;

Belirli bir devletin ahlaki kaygıları dünyayı şekillendiren ahlaki yasalarla özdeşleştirilemez. Devletler evrensel yasalara tabii olsalar bile, uluslararası ilişkiler de neyin iyi neyin kötü olduğunu bulmak imkansızdır.

Altıncı İlkeye Göre İse ;

Siyaset diğer tüm düşünce alanlarından bağımsız, kendi ilke ve kurallarına sahip bir alandır. Bütün bu ilkelerden hareketle Morgenthau realizmin temeli olan şu sonuca varır: Uluslararası siyaset insanların görmek istedikleri değil, gerçekte ne ise odur. Uluslararası siyasette gerçekte ne olduğunu ise dönemin bir başka realist kuramcısı olan Nicholas Spykman şu şekilde özetlemiştir: “Uluslararası toplum yasa ve düzeni koruyan bir merkezi otoritenin ve üyelerinin haklarını koruyan resmi görevlilerin olmadığı toplumdur. Uluslararası toplum savaş da dahil tüm zorlama şekillerine açıktır. Bunun da iki anlamı vardır: Güç mücadelesi, hayatta kalma mücadelesi ile aynı şeydir ve göreli güç kapasitesini geliştirmek devletlerin iç ve dış politikasının temel önceliğidir. Başka her şey ikincil öneme sahiptir”.

Güvenlik İkilemi

Herbert Butterfield karşı tarafın gerçek niyetini bilme imkansızlığının güvenlik ikileminin temel kaynağı olduğunu açıklar ve şu örneği verir: Düşünün geçmişte şiddetli düşmanlık yaşadığınız bir kişiyle elinizde birer silah ile aynı hücreye konulmuşsunuz. Bu kriz durumundan çıkmanın en makul yolu her ikinizin de silahları pencereden dışarıya atması olsa da, akıl bunun bir yolunu bulmakta çaresizdir. Çünkü karşı tarafın silahı kesin atma konusunda kararlılığını bilmeniz mümkün değildir. Atmaması durumunda bunun size maliyeti hiçbir şekilde telafisi olmayan ölümdür. Tam da bu nedenle silahların dışarı atılması imkansızdır. Silahların gölgesinde yani sürekli bir tehdidin varlığı altında hücre hayatı geçirirsiniz. Dolayısıyla söz konusu anarşi durumu yani niyetlerin bilinmez olma hali ve kötü niyetlerin gerçekleşmesini engelleyecek bir mekanizmanın bulunmaması bütün iyi niyetlerimizi yenebilecek ve geçersiz kılabilecek bir güce sahiptir.

Güvenlik ikilemi böylesi bir koşulun ürünüdür ve temelde karşı tarafın iyi niyet taşıma ihtimalini göz ardı etmek üzetinden işler. Devletler en kötü durumu (worst case) hesap etmek zorundadırlar

John Herz’in Güvenlik İkilemi Tanımı:

Bir devletin savunma amaçlı giriştiği güvenlik çabalarının diğer devletin güvenliğini azaltması nedeniyle o devletin de savunmasını artırmasıdır. Gleen Snyder ise kavramı şu şekilde tanımlar. “Karşı tarafın niyetine ilişkin giderilmesi imkansız belirsizlik göz önüne alındığında, bir aktörün aldığı güvenlik önlemleri diğer aktörler tarafından tehdit olarak algılanır; buna karşılık diğer aktörler kendilerini koruma noktasında bir adım atarlar; bu adımlar ilk aktör tarafından diğer aktörlerin aslında tehlikeli olduğu varsayımını güçlendirir; böylelikle bir asılsız korkular ve gereksiz savunma adımları döngüsü başlar”.

Sonuç olarak, güvenlik ikilemi bir devletin attığı güvenlik yönündeki herhangi bir adımın, onun gerçek niyetini ve etkileri bilinmeyeceği için diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanmasını ifade eder. Devletler bu niyetleri bilmedikleri için karşı adımlar atar ve bu döngü böyle devam eder.

Realizmin Temel Kavramları yazımız için TIKLAYIN

Twitter hesabımızı görmek için TIKLAYIN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir